6/11/2009 - POSTMODERNİZM KISKACINDA TÜRKİYE

NO "COME TOGETHER MY BROTHER!" NO POST- COLONY STRATEGYS POSTMODERNİZM KISKACINDA TÜRKİYE İnsanları isyan ettiren şey; özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataları hakkındaki anılarıdır. Terry Eagleton – Saints and Scholars Bir top için çekişen iki çocuk arasındaki kavganın El Salvador kurtuluş hareketi kadar önemli olduğuna inanan bir kimseye sorulacak tek şey şaka yapıp yapmadığıdır. Bu tür insanlarla yeterince dalga geçerseniz bir süre sonra belli bir hiyerarşinin gerekliliğini savunmaya başladıklarını görürsünüz.
Terry Eagleton – İdeology Çağdaş Amerikalı liberallerin genç siyahların Amerikan şehirlerindeki bitmez tükenmez ümitsizliklerine ve sefaletlerine yönelik tutumlarını ele alalım. Bu insanlara, onlar da bizim gibi insan oldukları için yardım etmek gerektiğini mi söylüyoruz? Bunu söyleyebiliriz, ama onları bizim gibi Amerikalılar olarak tanımlamak, bir Amerikalının ümitsiz yaşamak zorunda olmasının rezil bir durum olduğunda ısrar etmek, politik olarak olduğu gibi ahlaki olarak da çok daha ikna edicidir. Richard Rorty – Contingency, İrony and Solidarity Demokrasi bireyler çağı ya da kitleler çağı değildir. Bir kurum tipi ile bir bireysellik tipi arasındaki karşılıklı bağıntı, modern sosyolojinin rastlantısal olarak bulup buluşturuverdiği bir şey değildir; bu buluş biliyoruz ki Platon’a aitti. Ve açık ki, demokratik bireyin doğası ile bu bireylerin şehrinin doğası arasındaki yakın benzerliğin betimlenmesini buyuran emir, ruh ile iyi yönetilen şehir arasındaki yakın benzerliği kuran arkhi-politik emirdir. Demokrasi bizzat politika kurumunun kendisidir, bedenlerin kendi doğalarına karşılık gelen işlevlere ve işlevlerine karşılık gelen yerlere dağıtılma düzenini temelden çökerten, olumsallığına geri fırlatan öznelleşme biçimleri sistemidir. Ona post modern çağda bir demokrasi kavramı gözüyle bakmamalıyız. Terim, basitçe, demokrasi adına, demokratik eylem biçimlerini silip süpürmenin konsensüse dayalı (consensuelle/consensual) pratiğini belirgin kılan paradoksu belirtmek için kullanılacaktır. Post-demokrasi, demos’tan sonraki bir demokrasinin, halkın görünüşünü, yanlış say(ıl)ımını (mecompte / miscount) ve çekişmesini eleyip dışarıda bırakmış ve böylelikle de bir tek devlet mekanizmalarının ve toplumsal enerji ve çıkar bileşimlerinin etkileşimine indirgenebilir olan bir demokrasinin yönetim pratiği ve kavramsal meşrulaştırılışıdır. Konsensüs demokrasisi, ortaklar arasında neyin olanaklı olduğunu bilmenin ve tartışmanın, her bir tarafın durumun nesnel verili koşulları uyarınca umut etmelerine izin verilen ve çatışmaya yeğlenir olan mümkün en büyük payı elde etmesinin bir yolu olduğunu anlayan bireyler ve toplumsal gruplar arasındaki makul bir anlaşmadır. Fakat tarafların kavgadan ziyade tartışma yolunu seçmeleri için, onlar ilkin, kendi paylarını elde etmenin iki yolu arasında seçim yapmak durumunda olan taraflar olarak var olmak zorundadırlar. Konsensüs, savaşa karşı barıştan yana bir yeğleme haline gelmeden önce, duyulur olanın belli bir rejimidir: tarafları zaten verili, onların topluğunu kurulu ve söylemlerinin savını dilsel edimlerine özdeş olarak ön varsayan rejimdir bu. Böylelilikle konsensüsün ön varsaydığı şey bir çekişmenin bir tarafı ile toplumun bir parçası arasında herhangi bir boşluğun kaybolup gidişidir. Kısaca politikanın kaybolup gidişidir. Jacques Ranciere - Conflict “Mesele özgürlüktür ve özgürlük her zaman her türlü belirlenmiş sınırı aşabilir. İmmanuel Kant - Critique of Pure Reason Rorty’nin Olumsallık, İroni ve Dayanışma kitabında verdiği örneği bugün Türkiye için rahatlıkla düşünebiliriz. Adaletsizliğin, ideolojik (ya da söylemsel) ve sınıfsal bilinçsizliğin hâkim olduğu ülkemizde AKP’li arkadaşlarımızın sürekli yaptıkları gibi “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları” başlığı altında mikro bir genellemeyle konuşmak bizi hem ahlaki olarak, hem de politik sahada ikna edici kılacaktır. Zaten AKP üyeleri başka hiçbir şey adına konuşmuyorlar! Devletin ikna kabiliyeti ve iktidar alanlarıyla ilgili fazla bilgi sahibi olmasak da, siyasal şovmenlerin gösterilerine sponsor olan medya mensupları bizleri bu konuda fazlasıyla bilgilendiriyorlar, bu yüzden onlara teşekkür borçluyuz. Ancak muhafazakâr sağın postmodernist yaklaşımlarla ezilen insanlara yaptığı sözde yardımlar bir aldatmacanın ötesine geçmediği için, eleştirinin temsil nosyonuna vurgu yapmak ve muhalefetin yeni paradigmalarını tartışmak istiyorum. Hükümetin ve ana muhalefetin düşüncelerini, Türkiye’nin 21. yüzyıl perspektifini episte-politik değil poli-politik bir sorgulamayla ve yine postmodernizmin spotlarıyla aydınlattığımızda daha güvenilir bir eleştiri maddesi yaratılabileceğine inanıyorum. Bildiğimiz gibi soğuk savaş sonrası yenidünya düzeni politikadan arındırılmış, daha minimalist, duygusal ve aşırı çıkarcı bir saha üzerine kuruldu. Minimalist ve mikro boyutlarda düşünme mantığı, insanları içine düştükleri derin kuyularda bu kez psikolojik faşizmle baş başa bıraktı. 1940’larda Almanların insanlara bedenen uyguladığı sömürüyü bugün iki binli yıllarda Amerika hem bedenen hem de daha çok zihinsel olarak uyguluyor. Bildiğimiz bir çok bilginin hiçbir işe yaramaması da bu sistemin bir özelliği. Milenyum insanı, post-modern diye tanımlanan neo-liberallerin mikro düşünerek rant elde etme, basit ve soft algılarla insanları düşünmekten uzaklaştıran, onları birer özürlü statüsünde yaşatan algılarına hapsolmuş durumda. Bu evrensel kafeste Türkiye de giderek bir “Kurtlar Sofrası”na dönüştürüldü. Ancak bildiğimiz gibi tüm egemenlik sistemleri, parolaları ne olursa olsun yarattıkları şiddet, sefalet ve baskı koşullarında çürümekten kurtulamazlar. Türkiye’deki çürüyüş tablosu, gizli devlet olgusu ve cinayet ekonomisi tezahürlerinde belirgin bir hale gelmiştir. Gizli devlet, devletin kendisi, cinayet ekonomisi ise Türkiye’deki mülkiyet rejimidir. Hukuk ise bu çürüyüş kapsamında, sistemin gizli - gerçek hukuku olarak işlevlerini yerine getirmeye devam ediyor. AKP Hükümeti’nin yönettiği Türkiye’mizde egemenlik sisteminin, insanlığın yarattığı tüm değerler karşısında meşruiyetini yitirdiğini, insanlarımızın bir rekabet alanı içerisinde kuşatıldıklarını kabul edebiliriz. Yine de bu tarihsel gerçeklik, bir bilinç örgütlenmesine yansımamıştır henüz. Adına “Ergenekon” denilen süreçte, sistemin sahipleri kapıldıkları korkunun ne kadar yersiz olduğunu görmüşler ve restorasyon sürecini başlatmışlardır. Toplumsal muhalefeti temsil iddiasıyla ortaya çıkanlar ise, basın tekellerinin yönettiği kampanyalara takılmışlardır. Sistemin meşruiyetine yönelik olarak direnme hakkını gündeme alan bir söylem ve eylem demeti gerçek anlamıyla ortaya konulmamıştır henüz. Hatta yürürlükte bulunan yasaların sunduğu olanaklardan bile yararlanılmamıştır. Oysa bu noktada söz konusu olanakların kullanılması, meşruiyet krizini daha da derinleştirecektir. Anma günlerinin havacı, boş slogancı ve etkisiz eylem ritüelleri, her türlü aracı kullanan, inatçı, programlı, bilinçli çalışmaların yerini almış, kamu görevlilerinin örgütlenmiş cinayet, çeteleşmiş hırsızlık konusundaki itirafları basında yer almış olsa bile sisteme yönelik topyekun bir ret gündeme gelmemiştir hala. Oysa egemenlik sistemi çürümüşlüğü ölçüsünde güçsüzdür de. Adına “Ergenekon” denilen süreci, toplumsal muhalefeti temsil misyonuyla ortaya çıkanların bir bölümü açısından irdelemek, bir ihanetler tarihi yazmayı, bu tarihin sonunu yaşamayı zorunlu kılıyor. Küreselleşen mafyanın eşiğinde bir uygarlık krizi yaşıyoruz bugün. Türkiye’nin kamusal erk merkezleri, uyuşturucu tacirleri, katiller, hırsızlar ve rüşvetçilerin elinde. Sistemin dişlileri, rüşvet, uyuşturucu ve fuhuş ile yağlanmakta. Adalet ölçüleri ise kamusal yaşamdan kovulmuştur. Baklava çalan çocuklara 6-9 yıl hapis cezası verilirken, katillerden, linç hukuku temsilcilerinden, rüşvetçilerden, iç savaş rantı yiyenlerden oluşan bir toplulukla Türkiye’den, insanlarımızın gurur duyması istenmektedir. Oysa şiddet dengesi üzerine kurulan tüm toplumlar dünyada giderek kaosun eşiğine geliyorlar. Suç, iktidarın ve egemenliğin özü haline geliyor. Dünya bir cinneti yaşarken bu psiko-politik çöküşün adına Yeni Dünya Düzeni deniyor. Kamuoyu, sivil inisiyatif, katılım vs. türünden kavramlar birer yanılsama olmanın ötesinde anlam taşımıyor. Kamusal alan gizli devlet tarafından işgal edilirken evrensel hukukun temel değerleri ihlal ediliyor. Sürüleştirilen insanlık, haklarından mahrum, sessiz kitlelere dönüştürülüyor. Kitle-sürü koordinatlarında bastırılan “yurttaş” dıştalanıyor. Kürsel egemenlik, mafios-otoriter bir yapıya bürünüyor. Kendi iradesinden başka bir irade tanımayan gizli devlet giderek hiçbir hukuk kuralına itibar etmiyor. Finansal ekonominin gerekleri adına küresel ölçekte bir kastlaşma yaşanıyor. Sefalet, küresel ölçeklerde muazzam boyutlara ulaşırken suç oranları ürkütücü bir hal alıyor. Düşünce tekelleştikçe ve Kafka’nın insan psikolojisindeki hiçleşmeyi yansıttığı roman kişilikleri umutsuz bir devinimle gündelik gerçekliğe gölgelerini düşürüyorlar. Bu karanlık tablonun karşısına dikilenlere ise devletin yüksek çıkarları hatırlatılıyor. Ahlak-ahlaksızlık, meşru-gayrimeşru, yasal, yasa dışı arasındaki ayrımlar belirsizleşiyor. Dünya gri alanlar gerçekliğini yaşıyor. Egemenlik sistemleri mafios ilke, ilişki ve yöntemleri devletleşiyor. Spekülatif sermaye ile bütünleşmiş gizli devlet organizasyonları, küresel labirentler yaratırken bunun adına neo-liberalizm ve özgürlük deniyor. “Gri alanlar.” Afrika’nın geniş bir yüzölçümüne yayılıyor. Rus toprakları, Müslüman cumhuriyetler mafyanın iktidarına teslim oluyor. Gizli devlet totalitarizmiyle desteklenen, küresel finans imparatorluklarının meşruiyetini taçlandırdığı mafya baronları, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan’da cirit atıyor. Tüm Yakın doğu’da en teokratik olanından en demokratik olanına mafya varlık biçimi yönetsel erkle bütünleşiyor. Piyasanın dinamikleri gri alanların yükselişi ile yoğun bir işlerlik kazanıyor. Mafyalaşama olgusu piyasa dinamikleri ile bütünleşiyor. YDD programları ile birlikte yasalar, kuralları davranış ilkeleri, iş ahlakı gibi kavramlar geçerliliğini yitiriyor. Dünyanın dört yanından cangıl ekonomileri gelişiyor. Kısaca piyasaya hiçbir fren olmaksızın gelişme alanları açan kapitalizm, toplumsal ve hukuksal düzenin mezar kazıcısına dönüşmüştür artık. Yozlaşma, çürüme, istikrarsızlıklar tüm metropol ülkelerin gerçeğidir. İtalyan örneğinin şişirilmiş boyutları onu bir istisna haline getirse de özde büyük benzerlikler vardır. Siyasal yaşamı skandallarla sarsılan Almanya, “karanlık işler”in Fransa’sı, suç kartellerinin egemenlik sistemi ile bütünleştiği ABD ve onun yanındaki iş dünyası, siyaseti mafyayla kesişen Japonya. Tüm bu ülkeler ve diğerlerinde, siyasi elitin çürümenin tek etkeni olarak gösterilmesi gerçeği anlatmıyor. Temelde piyasanın işleyiş koşulları bunlar! “Kolektif ikiyüzlülük” çürümeyi açıklamak için günah keçileri yaratıyor! Oysa kara parayla oynamayan kaç banka var? İsviçre’de biriken formlar kimlerin? Basın tekellerinin ilişkileri ne boyutlarda? Büyük ihalelerde tehdit, şantaj, rüşvet yöntemini kullanmayan kaç şirket kaldı? Silahlanmanın bulanık dünyasıyla bütünleşen silahlı bürokrasi elitinin egemenlik sistemindeki suç ortaklığı ne boyutlarda? Bu sorular çoğaltılabilir ve küresel bir gerçeklikte sorulabilir. Peki politik poetika dediğimiz şey, Rousseau'nun bile sonuna dek inanmadığı genel irade baskısından ayrı olarak düşünülebilir mi? Politik poetika yine bir azınlık hiyerarşisinin aklanma sistemine mi dönüşmüştür? Evet! Sorunumuz da bu sistemi, sistemin kodlarını, dilini oluşturan yasadışı güç kullanımları ve bunu onaylayan, destekleyen kurum, kuruluş ve kişilerdir. Türkiye orta doğunun en güçlü ülkelerinden biri olarak sosyal refaha ulaşamamış ve hala çağın gerisindeki politikalarla yürütülmektedir. Bilime, düşünce özgürlüğüne inanan, farklılığa tahammül edebilen çağdaş insan profili kaybolmuştur. Altını çizerek tüm mikro tanımlamalardan kaçınıyorum çünkü sorunumuz insanlık sorunudur. Ancak dünya konjonktürünün getirileri dolayısıyla yurttaşlık bilincinin gelişmesi gerektiğine tekrar tekrar inanmalıyız. Dünyada bu bilinçten güç almayan hiçbir uygarlık yoktur. Milli şef Atatürk'ün açtığı yolda, her türlü yeniliğe açık, mantığa aykırı düşmeyen tüm açılımların, insanlarımızı daha güvenli ve çağdaş koşullarda yaşatacak her politikanın destekçisiyiz. Şartlar ne olursa olsun oligarşiye, teokrasiye ve faşizme karşı savaşmaya devam edeceğiz. İnanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bilgi faşizminin, güç ve gelenek gösterilerinin dayattığı baskı rejimlerinden kurtularak gerçek demokrasiyi yaşayabilecekler. Doğu batı, kadın-erkek, kürt-türk, alevi-sünni, islamcı-laik gibi basmakalıp politikalarla yıllarca oyalanmış, hukuk bilmeyen, en ufak bir sorunla karşılaştığında ne yapacağını şaşıran, ataerkil faşist aile doktrinleriyle yetişmek zorunda kalan insanlarımızı, bilimle, uygarlıkla ve dünyayla tanıştırmak, onları dünya standartlarında, daha da ileride yaşatabilmek tek hedefimizdir. BUNUN ADI İYİ, GÜÇLÜ VE KAPİTALİZMDEN UZAKTA YAŞAMAKTIR. Avram Noam Chomsky'nin dediği gibi, Amerikan başkanları çocukken gittikleri incil okuma günlerinde ikiyüzlülüğün tanımını defalarca ve dafalarca okumuş, ezberlemişlerdir!
Çağdaş ÇETİNKAYA CHP İzmir Gençlik Kolları
|